Yaratıcılık kimine göre doğuştan gelen bir yetenek kimine göre sadece Allah'a mahsus bir sıfat kimine göreyse sadece belli sektör ve kişilerin ihtiyaç duyduğu ve onların tekelinde olan bir nitelik. Bilimsel olaraksa yaratıcılık, en basit tanımıyla beynimizdeki mevcut düşünce kalıplarımız (neural network) yani bilgi ve tecrübe birikimlerimiz arasında kurduğumuz yanal bağlantıdır (lateral thinking). Böyle olunca da yaratıcılık hayatımızın hemen her alanında kullandığımız ve ihtiyaç duyduğumuz belli sınırların içerisine giremeyecek kadar geniş ve genel bir kavram haline geliyor.
Yaratıcılık zannedilenin aksine bir anda ortaya çıkan bir fikir ya da çözümden ibaret değil, esas itibariyle belli aşamaları olan bir süreç ve yine zannedilenin aksine her zaman için çok karmaşık ve tespit edilmesi ya da ulaşılması çok zor bir hedef de değil. Kanımca en yaratıcı buluşlar aslında en basit işleyişi olanlar olmakta. "Basit olan güzeldir" sözünden hareketle eğer yeni karşılaştığınız bir ürün ya da hizmet size "ben bunu daha önce nasıl düşünemedim" dedirtiyorsa işte o gerçekten çok yaratıcı bir buluştur. Bu duruma verilebilecek en güncel örneklerden biri de sanırım çığ gibi büyüyen "facebook" çılgınlığı. Aslına bakacak olursak internet üzerinden arkadaşlık kurmayı ya da haberleşmeyi sağlayan ne ilk ne de son web sitesi facebook değil, bu yönüyle de yaratıcı olmaktan çok uzak. Facebook'un başarısı ortaya koyduğu farkta ve sunduğu ek hizmetlerde gizli. Kanımca en temel fark daha önce hiç tanımadığınız insanlara ulaşmayı hedefleyen diğer arkadaşlık sitelerinin aksine, daha önceden bir şekilde tanıdığınız ve daha sonra haberleşemediğiniz arkadaşlarınıza ulaşabiliyor olmak. Yaratıcılık eğitimlerimizde kullandığımız teknik tabiriyle Facebook : "arkadaşlık siteleri yeni arkadaşlar bulmak içindir" varsayımını sorgulayıp (yaratıcı düşünmede ön koşullardan birisi) bunu ters yüz (yaratıcı düşünme tekniği) ederek: "arkadaşlık siteleri yeni arkadaşlar bulmak için değildir" haline getirmiş oldu. Sunduğu ek hizmetler anlamında ise; Kişisel sayfanızı adeta bir günlük ya da odanızdaki bir pano gibi kullanabiliyor olmak, yüklediğiniz resimlerdeki arkadaşlarınızın isimlerini yazabiliyor olmak (tag) ve bundan arkadaşlarınızın anında haberinin olması, arkadaşlarınız sizin resminizi yükleyebiliyor olması, arama motoru bölümünden arkadaşlarınızı isimlerini yazarak arayabiliyor olmak, çok hızlı ve etkili bir mesajlaşma ve haberleşme sisteminin olması (e-hediyeler, gruplar, buluşmalar, testler, oylamalar, arkadaşlarınız sayfalarındaki değişikliklerden hemen haberinizin olması, karikatürler...vb) ve belki de daha da önemlisi yerel özelliklere ve ihtiyaçlara çok çabuk adapte edilebilir olması (Ör: Osmanlı pokesi ya da rakı sofrası).
Konumuza dönecek olursak en temel haliyle yaratıcılığın 4 aşaması mevcut, bunlar: Hazırlık, kuluçka, fikrin doğuşu ve geliştirme. Dünya üzerinde hemen hiçbir yaratıcı buluş, hizmet ya da problem çözümü yok ki bu dört temel aşamayı geçmesin. Gelin şimdi bu aşamaları biraz daha detaylı olarak irdelemeye çalışalım.
Kanımca bu aşamalardan en önemlileri başlangıç aşaması olan hazırlık ve son aşama olan geliştirme. Başlangıç aşaması olan hazırlık genel tanımıyla bizim yaratıcı düşünmek istediğimiz konu, ürün ya da hizmet hakkındaki bilgi birikimimiz. Yaratıcı düşünebilmek için adeta ön koşul olan bu aşama oldukça önemli çünkü bizler herhangi bir bilgi birikimimiz ya da en azından belli bir fikrimizin olmadığı bir konu hakkında yaratıcı düşünemeyiz. Yaratıcı düşünme tekniklerinden en temel teknik olan nitelikleri sıralama tekniği (attribute listing) aslında bu durumun iyi bir kanıtı. Ele aldığınız konunun niteliklerini alt alta yazarak fikir geliştirmeyi sağlayan bu teknikte konunun niteliklerini bilmiyor olmak tekniği daha başlamadan etkisiz hale getirmekte, kaldı ki esas itibariyle tüm yaratıcı düşünme teknikleri ele alınan konunun niteliklerinin o veya bu şekilde farklı bir kombinasyonla bir araya getirilmesinden ibaret. Başka bir ifadeyle genel kültürleri yüksek, farklı konulara merak duyan ve farklı hobileri olan insanlar potansiyel olarak yaratıcı insanlardır çünkü bu kişilerin hazırlık aşamaları çok kuvvetlidir tek yapmaları gereken yanal bağlantıları kurmak için biraz çalışmak ve yaratıcı düşünme tekniklerini kullanmaktır. Bilimsel tanımı gereği beynimizdeki mevcut düşünce kalıpları arasında kurulan yanal bağlantı olan yaratıcılık aslında olmayan bir şeyi var etmekten çok uzak, aksine yaratıcılık zihnimizde olup da fark edemediğimiz bir şeye ulaşmak ya da farkına varmak denebilir bu yönüyle de dini inançlara da ters düşmemekte.
Son aşama olan geliştirme aşaması ise en az hazırlık aşaması kadar önemli, çünkü hemen her fikir ne kadar mükemmel olursa olsun süreç sonunda ne kadar başarılı bir ürün ya da hizmete dönüşürse dönüşsün başlangıçta mutlaka zayıf ve eksik yönlere sahiptir yani üzerinde çalışılmaya ve geliştirilmeye muhtaçtır. Bugün çok yaratıcı olarak nitelendirdiğimiz birçok şey aslında başlangıç aşamasında saçma denecek kadar bile zayıf olabiliyor, iş dünyası bununla ilgili sayısız örneklerle doludur. Eminim siz de bunu destekleyecek birçok örnekle karşılaşmışsınızdır.
İkinci ve üçüncü aşamalar ise yaratıcılığın doğuştan gelen bir yetenek olduğuna inananların yüzünü ağartacak nitelikteler, kimi insanlar bu iki aşamada daha etkin ve etkili olabilmekteler. Eğitim ve danışmanlık hizmetlerimiz süresince gördüklerimiz bu savı destekliyor demek çok da yanlış olmaz, kimi insanlar pozisyonları ya da görevleri ne olursa olsun çok daha hızlı ve rahat fikir ya da çözüm üretimi yapabilmekteler ancak kişisel görüşüm gereği ilk ve son aşamanın önemine biraz daha dikkat çekmek isterim. Bir insan ne kadar rahat yanal bağlantı kurarsa kursun ele aldığı konuyla ilgili hazırlık aşaması zayıfsa kuracağı yanal bağlantılar da belki nicelik olarak değil ama nitelik olarak o kadar zayıf olur. Kuvvetli bir hazırlık aşamasının getirdiği iyi bir fikir üzerinde yapılan iyi bir geliştirme çalışmasıyla gerçekten en yaratıcı sonuç elde edilmekte ve yaratıcı bir ürün ya da hizmet olarak karşımıza çıkmakta. Tahmin edeceğiniz üzere hazırlık ve geliştirme aşamasının doğuştan gelmeyle pek de bir ilgisi yok, bana göre bu açıdan yaratıcılık da aslında doğuştan gelmekten çok üzerinde çalışılarak sonradan kazanılan bir yetenek olabilmektedir. Diğer bir ifadeyle hemen herkesin içerisinde miktarı değişse de bir yaratıcılık mevcuttur, insanoğlunun doğası bunu gerektirmektedir. Belki de diğer canlılardan en önemli farkımız ve üstünlüğümüz de bu.
Yaratıcı sürecin bu dört aşaması için gözden kaçırılmaması gereken diğer önemli bir husus da her aşamanın kendine has kimi kural ve işleyişinin olması. Uygulamada eğitim ve danışmanlık hizmetlerimiz boyunca karşılaştığımız en temel ve yaygın sorunlardan biri bu çerçevede karşımıza çıkmakta: yaratıcı fikrin ya da problem çözümünün her yönüyle değerlendirilip ürün ya da hizmet haline geleceği geliştirme aşaması sırasında yönlendirilmesi gereken olumlu ya da en yaygın olarak olumsuz eleştiri oklarının, teknik adıyla "evet,ama..." ların daha ilk aşamada kullanılmak istenmekte. Belirttiğim üzere hemen her fikir ortaya ilk çıktığında mutlaka eksik ve zayıf yönlere sahip biz bu fikrin negatif yönlerini daha ilk aşamada ortaya dökecek olursak süreç sonunda çok başarılı olabilecek yaratıcı fikirleri bile en başta elemine etmiş oluruz. Esasında bu sorun tesadüfi ya da sadece bizlere has bir durum da değil, bu doğanın kanunu gereği ortaya çıkan bir olgu. İnsan beyninin temel dürtüsü tahmin edeceğiniz üzere potansiyel olarak öyle olduğu halde yaratıcı düşünmek değil, bizim beynimizin temel dürtüsü diğer canlılarda olduğu gibi yönettiği bedeni hayatta tutmak bu nedenle de karşılaştığı durumların negatif ve kendine zarar verebilecek yönlerini hemen tespit edip buna karşı bir tedbir alma ihtiyacı hissetmekte. Yaratıcılık alanına dönecek olursak da bu nedenle biz yeni duyduğumuz fikirlere hep negatif yönlerine dikkat ederek yaklaşır, literatürdeki adıyla da "siyah şapka" [1] mızı takarız. Ancak fikirler de yine doğada olduğu üzere tıpkı anne karnındaki bir bebek gibi başlangıç aşamasında biraz kollanıp korumaya muhtaç olmaktadırlar. Bizler nasıl doğmadan evvel anne karnında 9 ay 10 gün çevrenin negatif etkilerinden izole bir ortamda büyüyüp daha sonra dünyaya geliyorsak fikirler de bu yönüyle aynı özelliğe sahiptirler. Belli bir geliştirme çalışması yapıldıktan sonra ancak eleştiriye müsait bir hale gelebilirler. Yeni bir fikirle karşılaştığımızda ilk yapmamız gereken şey fikrin kötü ya da işe yaramaz hatta saçma olduğuna inansak bile içerisinde olabilecek olumlu nüveyi bulmak ya da en azından bulmaya çalışmak olmalıdır. Bunu başardığımız zaman artık bu olumlu nüveyi geliştirip bir yaratıcı ürün ya da hizmete dönüştürmek için büyük bir adım atmış oluruz. Eğitim ve danışmanlık faaliyetlerimiz boyunca gördük ki bu kurala uyulduğu durumlarda süreç sonunda diğerlerine kıyasla çok daha yaratıcı ve verimli ürün ya da servis önerileri ya da problem çözümlerine ulaşılabiliyor.
Yazımın başında belirttiğim üzere yaratıcılık gibi geniş bir alanın tamamını sadece bir makale ile taramak oldukça zor. Bu yazımda genel bir bakış açısı ortaya koymak ve bir giriş yapmak asıl amacımdı umarım buna biraz olsun yaklaşabilmişimdir. Yaratıcılığın bir lüksten çok bir ihtiyaç olduğu artık ülkemizde de genel bir kabul görmeye başladı. Bizim de ABC Danışmanlık ve Eğitim olarak temel hedeflerimizden bir tanesi bu konuda bir farkındalık yaratmak ve ülkemizde zaten fazlasıyla bulunan yaratıcılığı biraz olsun tetikleyip su yüzüne çıkarmak ve somutlaştırmak. Sizlerin de yardımıyla bu amacımıza ulaşmayı diliyorum, saygılarımla.
A.Gökhan RAKICI
gokhan.rakici@abcdanismanlik.com
[1] Karar verme aşamasında ortaya atılan fikirin negatif yönlerinin tespit edilmesi. Ayrıntılı bilgi için bkz.
Edward De Bono, "Altı şapkalı düşünme tekniği", Remzi kitapevi
27 Eylül 2009 Pazar
01 Ağustos 2009 Cumartesi
Rektör Prof. Dr. Kadri Özçaldıran’ın Konuşma Metni
Değerli öğretim üyeleri, saygıdeğer veliler, sevgili öğrenciler,
Hepiniz Boğaziçi Üniversitesi’nin 142. dönem mezuniyet törenine hoş geldiniz. Özellikle, siz sevgili mezunlar, kaç gündür, yok lisans, yok yüksek lisans, doktora, sertifika, onur belgesi, yüksek onur belgesi derken 2591 imza atmama yol açarak zaten başlangıçta pek bir şeye benzemeyen imzamın iyiden okunmaz hale gelmesine sebep olan sizler, sizler daha bir hoş geldiniz. Rektörlük ne kolay bir iş, ne de sevimli. En zor, en sevimsiz yönü ise, görmek zorunda olduklarınıza ayırdığınız zamanın devasalığı yüzünden esas görüp sohbet etmek istediklerinizle, öğrencilerinizle pek görüşememeniz. O yüzden, izin verirseniz, bugün formal bir konuşma yapmak yerine, sizlerle, ne yazık ki tek yönlü olarak, sohbet etmek istiyorum.
Sizler, çok zorlu bir yarıştan sonra geldiğiniz Boğaziçi’nde belki daha da zor bir maratonu da koşarak, uykusuz geceler, sinir bozucu günler boyunca, sizin deyişinizle “kasarak”, üzerinize düşeni yaptınız, üniversitenin sizden istediklerini teker teker yerine getirerek mezun olmaya hak kazandınız. Sizin sınavlarınız bitti. Bizim, biz öğretim üyelerinin sınavı ise, her yıl olduğu gibi, bu yıl da, sizlerin mezuniyeti ile, bir kez daha baştan başlıyor. Siz görevinizi yaptınız. Peki ya bizler, biz öğretim üyeleri görevimizi yaptık mı? Sizleri iyi yetiştirdik mi? Önümüzdeki yıllar boyunca, biz hergün sizler tarafından sınava tabi tutulacağız. Açıkçası, sizin mezuniyet sevinciniz bizim sınav heyecanımızın başlangıcını oluşturuyor. İlerde, bizi notlarken haksızlık yapmayasınız diye size, son bir kez, biz ne yapmaya çalıştık, onu açıklamak isterim.
1. Bilginin eskime hızının çok yüksek, yenilenme hızının ise ondan daha da yüksek olduğu bir çağda bilgiyi edinmenin yollarını ve pratiklerini bilmenizin edindiğiniz bilgi dağarcığının kendisinden daha önemli olduğu noktasından hareketle biz sizlere “know how” değil ama sağlam bir formasyon vermeye çalıştık. Vermeye çalıştık ki yarın öbür gün bilmediğinizi kolaylıkla öğrenebilesiniz, hatta gerekirse bilinmeyeni bilinir kılasınız. Biz sizleri ansiklopedi ezberleyicileri olarak değil gerçek ya da sanal kütüphanelerin kullanıcıları olarak yetiştirmeye çalıştık. Öğrettiklerimizi öğrendiğiniz zaman sevinmedik mi? Sevindik. Ama, öğretmediklerimizi öğrendiğinizde daha fazla sevindik. Sorularımıza verdiğiniz doğru cevaplar bizi mutlu etmedi mi? Etti. Ama, anlamlı sorularınız anlamlı cevaplarınızdan daha fazla mutlu etti. Çünkü, biliyoruz ki sizler, bizim öğrettiklerimizin
kiracısı, kendi öğrendiklerinizin sahibisiniz.
Bir yandan bilginin eskimesinin hızı, bir yandan kullanmadığınız bilgiyi unutma hızınız, ikisi birlikte nasıl olsa diplomanızı 5-10 yıl içinde anlamsız kılacak. Hatta, şimdi bile sorabilirim:
• Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrendiklerinin %90’ını hala hatırlayanlar, hala bilenler, elini kaldırsınlar lütfen
• Peki ya %50’sini hatırlayanlar
• Peki ya %10’unu hatırlayanlar
Şimdi de umarım sorduğuma pişman olmayacağım bir soru sorup sizlerin bize vereceği sınavı başlatabilirim.
• Boğaziçi’nde aldığı formasyona güvenen, hiç bilmediği bir konuyu öğrenmekten, öğrenmek için “kasmaktan” korkmayanlar, “kasarsa” öğreneceğine inananlar ellerini kaldırsınlar.
Ben size, hiç bilmediği bir konuya atılmaktan korkmayan mezunlarımızdan örnekler vereyim: Ünal Zenginobuz (BÜ-Ekonomi), Gürol Irzık (BÜ-Felsefe), Asım Karaömerlioğlu (BÜ-ATA), Nadir Özbek (BÜ_ATA), Arif Dirlik (UW-Tarih), Muhammed Yıldız (MIT-Ekonomi) , Tunay Tunca (Stanford-School of Business), Atilla Yılmaz (UC-Berkeley- Matematik) , Nuri Bilge Ceylan (2 kez Cannes büyük ödüllü sinema ustamız). Ortak noktaları mı? Hepsi RC/BÜ Elektrik-Elektronik Mühendisliği mezunları.
2. Sizi akademik anlamda zorladık. Zorlayalım ki başarınızın bir anlamı olsun, başarınız kendinize saygınızı ve özgüveninizi pekiştirsin dedik. Burada size bir anektod anlatmak isterim. 2004-2005 akademik yılında Elektrik-Elektronik Mühendisliği’ni birincilikle bitiren, EE-Matematik ÇAP öğrencisi (yanlış hatırlamıyorsam o senenin ÇAP birincisi idi) Mert Gürbüzbalaban, varolan bir anlaşma uyarınca, bir sınav kazanarak, Fransa’nın tartışmasız en saygın ve en zor okulu olan Ecole Polytechnique’e gitti. 2 yıl daha okuyup Ecole Polytechnique’in verdiği lisans-lisanü stü derecesini almak üzere. Birinci sömestrenin sonunda, Noel tatilinde, tatile geldiğinde bana da uğradı. “N’aber?” diye sorduğumda “Vallah hocam ne yalan söyleyeyim, yok ekonomi, yok sosyoloji gibi dersler aldırıyorlar, biraz zorlanıyorum” dedi. Ben “Benimle dalga geçme Mert, seni zorlayacak ders düşünemiyorum”
dediğimde cavabı şöyleydi: “Yok be hocam, dersler zor diye değil, değil ama, biliyorsun, ben gitmeden önce hiç Fransızca bilmiyordum, erken gidip iki ay dil öğrendim, o da yetmiyor.” Ben şaşkınlık içinde zar zor “Eee, o zaman neye güvenip gittin Polytechnique’e?” diye sorduğumda bana “Hocam, n’olcak, ben BÜ-EE’yi bitirmiş adamım, artık benim yapamayacağım şey yoktur diye düşündüm” dedi. Sonunda Mert’e ne mi oldu? Mert Ecole Polytechnique’i yüksek onur derecesi ile bitirdi, şimdilerde dünyanın uygulamalı matematikte bir numarası olan okulda, NYU’nun Courant Institute’unda doktora yapıyor. Geçen Ekim sonu New York’a gittiğimde yemek yedik. Keyfi gayet yerindeydi.
3. Biz sizleri, kendisine ve karşısındakine saygısı gelişmiş bireyler olarak yetiştirmek istedik. Bireyselliğinize saygılı olduk. Sizi kalıplara dökmeye çalışmadık. Sizin adınıza seçim yapmadık, hangi yolu takip etmeniz gerektiğini göstermedik, her yolun eksi ve artılarını söyledik, kendi seçiminizi kendiniz yapın dedik. Bu noktada da bir başka anekdot anlatmak isterim. 2003-04 akademik yılının sonunda, mezuniyet günü sabahı, o zamanlar Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölüm Başkanıyım, odama alı al, moru mor bir anne-baba girdi. Her ikisi de fen-bilimleri/ mühendislikte öğretim üyesi idiler. O sene mezun olan oğulları yükseklisansını elektrikte değil Atatürk İlke ve İnkilapları Enstitüsü’nde yapmayı tercih ediyordu. Ben, bölüm başkanı olarak, öğrenciyi bu “saçma fikir”den vazgeçirecektim herhalde. Ben tarihin ne kadar önemli olduğunu, böyle yetenekli bir delikanlının tarih
çalışma fikrinden ne kadar memnun olduğumu, zaten memnun olmasaydım da kişisel tercihine saygı duyacağımı ve hangi dalda çalışmak isterse istesin kendisini koşulsuz destekleyeceğ imi söylediğimde kızılca kıyamet koptu. Bölüm başkanlığı odasındaki tartışma koridorlardan dinlendi. Bir, bir-buçuk saatin sonunda bana da üniversiteye de lanet okuyarak ve beni mesleğime ihanetle suçlayarak ayrıldılar. Öğrenci geçen Eylül’de yükseklisansını , ATA’da, tamamladı. Diplomasını yarın alacağına göre belki de bugün aranızda oturuyordur. Kendisini sevgi ve saygı ile selamlıyorum. Haa, unutmadan söyleyeyim, yaklaşık bir yıl sonra anne-babayla da barıştık. Şimdilerde onlar da mutlu. Selim de şu sıralar, yine ATA’da doktora çalışmalarına devam ediyor.

4. Hatalarınızdan ders çıkardığınız sürece bilginin en önemlisine, “insanın kendini bilmesine” erişeceğinizi düşündük ve bu yüzdendir ki hatalarınızı affedici olmaya çalıştık. Bir tek etik kuralları çiğnediğinizde daha az affedici olduk ama onun da sebeplerini açıklamaya çalıştık.
5. Tek doğrunun sizinki olmadığını, sizden farklı düşünenler, davrananlar da olduğunu bilmenizi, insanların tüm çeşitlilikleri içinde beraberce yaşamalarının mümkün olduğunu görmenizi istedik. Bu beraberliğin ancak katılımcı bir demokrasi içinde gerçekleşebileceğ ini, onun da olmazsa olmaz koşulunun hoşgörü olduğunu bilesiniz istedik.
6.Kendinizi değişik ortamlara, değişik koşullara hızla uyarlayabilecek şekilde yetiştiresiniz, arzkürenin her yerinde var ve başarılı olacak dünya vatandaşları olarak yetişesiniz istedik.
7. Şiir okumayan mühendis, tiyatro seyretmeyen ekonomist, sinemayla ilgilenmeyen psikolog eksiktir, eksiklidir dedik ve bu yüzden sizlerin bu ülkenin sosyal ve kültürel yaşamı en canlı kampusünü yaratmanıza destek olmaya çalıştık.
Uzun lafın kısası, sizler Türkiye’deki diğer üniversitelerin mezunlarından farklı olasınız istedik. Daha da doğrusu siz Türkiye’den farklı olun istedik. Türkiye’ye benzemeyin, ülkeyi kendinize benzetin istedik. Ne kadar başarılı olduk? Bunu yanıtını bize siz vereceksiniz, hemen değil, zaman içinde vereceksiniz. Geçtiğimiz yıllarda sizlerin şimdi durduğu yerde duran arkadaşlarınızdan aldığımız geribesleme oldukça başarılı olduğumuzu söylüyor. Yani, onların sınavından iyi not aldık gibi duruyor. Ama, siz de biliyorsunuz ki, aynı derste ayrı iki hocanın vereceği sınavda alınan notlar değişik oluyor. Bakalım sizin döneminiz bizlere ne not verecek.
Son bir soru. Kavga kültürünün demokrasiyi esir aldığı, hoşgörüsü (kendisi ne iddia ederse etsin) umarsızca zayıf, “üçkağıt açma” ve “köşe dönme” bilgisi dışında kalan bilginin değerini anlamaktan ve takdir etmekten aciz, eleştirel düşünceye yabancı, kendi fikrini serbestçe söyleyene “marjinal” yaftasını yapıştırtan, bilim dışı bile demiyorum, bilime düşman düşünce tarzlarının giderek egemenliklerini pekiştirdiği, sürülerin bireyi ezdiği bir ülkede biz sizleri çoksesliliği, çokkültürlülüğü benimsemiş hoşgörülü demokratlar, etik değerleri kuvvetli, özgüvenleri ve kendilerine saygıları yüksek bireyler olarak yetiştirdik de sizlere iyilik mi ettik? Çok zor bir soru, bunun cevabını da ilerde sizlerin vermesi gerekecek. Ben kendi bildiğim kadarını söyleyeyim. Sizlere bilemem ama ülkeye büyük bir iyilik ettik.
Bu sohbeti, bundan sonraki yaşamınızda hepinize sağlık, mutluluk ve başarı diliyerek bitirmek istiyorum. Haa, bir de şans. Gerçi, öylesine yetenekli, öylesine donanımlısınız, öylesine pırıl pırılsınız ki az önce bahsettiğim bütün olumsuzluklara rağmen başarı için şansa pek ihtiyacınız olacağını zannetmiyorum. Olursa da sizin kendi şansınızı yaratmayı bileceğinize inanıyorum. Başka bir deyişle, benim gözümde sizler, kendi yaş grubunuzda Türkiye’nin başarı için şansa en az ihtiyacı olanlarısınız. Ama yine de bilinmez, belki özel hayatınızda şansa ihtiyacınız olabilir. Kimin yok ki? O yüzden ben mezuniyetlerinizi kutlarken bundan sonraki yaşamınızda hepinize sağlık, mutluluk ve başarının yanında bol şans da diliyor ve teker teker yanaklarınızdan öpüyorum.
Kadri ÖZÇALDIRAN
B.Ü.Rektörü
Hepiniz Boğaziçi Üniversitesi’nin 142. dönem mezuniyet törenine hoş geldiniz. Özellikle, siz sevgili mezunlar, kaç gündür, yok lisans, yok yüksek lisans, doktora, sertifika, onur belgesi, yüksek onur belgesi derken 2591 imza atmama yol açarak zaten başlangıçta pek bir şeye benzemeyen imzamın iyiden okunmaz hale gelmesine sebep olan sizler, sizler daha bir hoş geldiniz. Rektörlük ne kolay bir iş, ne de sevimli. En zor, en sevimsiz yönü ise, görmek zorunda olduklarınıza ayırdığınız zamanın devasalığı yüzünden esas görüp sohbet etmek istediklerinizle, öğrencilerinizle pek görüşememeniz. O yüzden, izin verirseniz, bugün formal bir konuşma yapmak yerine, sizlerle, ne yazık ki tek yönlü olarak, sohbet etmek istiyorum.
Sizler, çok zorlu bir yarıştan sonra geldiğiniz Boğaziçi’nde belki daha da zor bir maratonu da koşarak, uykusuz geceler, sinir bozucu günler boyunca, sizin deyişinizle “kasarak”, üzerinize düşeni yaptınız, üniversitenin sizden istediklerini teker teker yerine getirerek mezun olmaya hak kazandınız. Sizin sınavlarınız bitti. Bizim, biz öğretim üyelerinin sınavı ise, her yıl olduğu gibi, bu yıl da, sizlerin mezuniyeti ile, bir kez daha baştan başlıyor. Siz görevinizi yaptınız. Peki ya bizler, biz öğretim üyeleri görevimizi yaptık mı? Sizleri iyi yetiştirdik mi? Önümüzdeki yıllar boyunca, biz hergün sizler tarafından sınava tabi tutulacağız. Açıkçası, sizin mezuniyet sevinciniz bizim sınav heyecanımızın başlangıcını oluşturuyor. İlerde, bizi notlarken haksızlık yapmayasınız diye size, son bir kez, biz ne yapmaya çalıştık, onu açıklamak isterim.
1. Bilginin eskime hızının çok yüksek, yenilenme hızının ise ondan daha da yüksek olduğu bir çağda bilgiyi edinmenin yollarını ve pratiklerini bilmenizin edindiğiniz bilgi dağarcığının kendisinden daha önemli olduğu noktasından hareketle biz sizlere “know how” değil ama sağlam bir formasyon vermeye çalıştık. Vermeye çalıştık ki yarın öbür gün bilmediğinizi kolaylıkla öğrenebilesiniz, hatta gerekirse bilinmeyeni bilinir kılasınız. Biz sizleri ansiklopedi ezberleyicileri olarak değil gerçek ya da sanal kütüphanelerin kullanıcıları olarak yetiştirmeye çalıştık. Öğrettiklerimizi öğrendiğiniz zaman sevinmedik mi? Sevindik. Ama, öğretmediklerimizi öğrendiğinizde daha fazla sevindik. Sorularımıza verdiğiniz doğru cevaplar bizi mutlu etmedi mi? Etti. Ama, anlamlı sorularınız anlamlı cevaplarınızdan daha fazla mutlu etti. Çünkü, biliyoruz ki sizler, bizim öğrettiklerimizin
kiracısı, kendi öğrendiklerinizin sahibisiniz.
Bir yandan bilginin eskimesinin hızı, bir yandan kullanmadığınız bilgiyi unutma hızınız, ikisi birlikte nasıl olsa diplomanızı 5-10 yıl içinde anlamsız kılacak. Hatta, şimdi bile sorabilirim:
• Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrendiklerinin %90’ını hala hatırlayanlar, hala bilenler, elini kaldırsınlar lütfen
• Peki ya %50’sini hatırlayanlar
• Peki ya %10’unu hatırlayanlar
Şimdi de umarım sorduğuma pişman olmayacağım bir soru sorup sizlerin bize vereceği sınavı başlatabilirim.
• Boğaziçi’nde aldığı formasyona güvenen, hiç bilmediği bir konuyu öğrenmekten, öğrenmek için “kasmaktan” korkmayanlar, “kasarsa” öğreneceğine inananlar ellerini kaldırsınlar.
Ben size, hiç bilmediği bir konuya atılmaktan korkmayan mezunlarımızdan örnekler vereyim: Ünal Zenginobuz (BÜ-Ekonomi), Gürol Irzık (BÜ-Felsefe), Asım Karaömerlioğlu (BÜ-ATA), Nadir Özbek (BÜ_ATA), Arif Dirlik (UW-Tarih), Muhammed Yıldız (MIT-Ekonomi) , Tunay Tunca (Stanford-School of Business), Atilla Yılmaz (UC-Berkeley- Matematik) , Nuri Bilge Ceylan (2 kez Cannes büyük ödüllü sinema ustamız). Ortak noktaları mı? Hepsi RC/BÜ Elektrik-Elektronik Mühendisliği mezunları.
2. Sizi akademik anlamda zorladık. Zorlayalım ki başarınızın bir anlamı olsun, başarınız kendinize saygınızı ve özgüveninizi pekiştirsin dedik. Burada size bir anektod anlatmak isterim. 2004-2005 akademik yılında Elektrik-Elektronik Mühendisliği’ni birincilikle bitiren, EE-Matematik ÇAP öğrencisi (yanlış hatırlamıyorsam o senenin ÇAP birincisi idi) Mert Gürbüzbalaban, varolan bir anlaşma uyarınca, bir sınav kazanarak, Fransa’nın tartışmasız en saygın ve en zor okulu olan Ecole Polytechnique’e gitti. 2 yıl daha okuyup Ecole Polytechnique’in verdiği lisans-lisanü stü derecesini almak üzere. Birinci sömestrenin sonunda, Noel tatilinde, tatile geldiğinde bana da uğradı. “N’aber?” diye sorduğumda “Vallah hocam ne yalan söyleyeyim, yok ekonomi, yok sosyoloji gibi dersler aldırıyorlar, biraz zorlanıyorum” dedi. Ben “Benimle dalga geçme Mert, seni zorlayacak ders düşünemiyorum”
dediğimde cavabı şöyleydi: “Yok be hocam, dersler zor diye değil, değil ama, biliyorsun, ben gitmeden önce hiç Fransızca bilmiyordum, erken gidip iki ay dil öğrendim, o da yetmiyor.” Ben şaşkınlık içinde zar zor “Eee, o zaman neye güvenip gittin Polytechnique’e?” diye sorduğumda bana “Hocam, n’olcak, ben BÜ-EE’yi bitirmiş adamım, artık benim yapamayacağım şey yoktur diye düşündüm” dedi. Sonunda Mert’e ne mi oldu? Mert Ecole Polytechnique’i yüksek onur derecesi ile bitirdi, şimdilerde dünyanın uygulamalı matematikte bir numarası olan okulda, NYU’nun Courant Institute’unda doktora yapıyor. Geçen Ekim sonu New York’a gittiğimde yemek yedik. Keyfi gayet yerindeydi.
3. Biz sizleri, kendisine ve karşısındakine saygısı gelişmiş bireyler olarak yetiştirmek istedik. Bireyselliğinize saygılı olduk. Sizi kalıplara dökmeye çalışmadık. Sizin adınıza seçim yapmadık, hangi yolu takip etmeniz gerektiğini göstermedik, her yolun eksi ve artılarını söyledik, kendi seçiminizi kendiniz yapın dedik. Bu noktada da bir başka anekdot anlatmak isterim. 2003-04 akademik yılının sonunda, mezuniyet günü sabahı, o zamanlar Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölüm Başkanıyım, odama alı al, moru mor bir anne-baba girdi. Her ikisi de fen-bilimleri/ mühendislikte öğretim üyesi idiler. O sene mezun olan oğulları yükseklisansını elektrikte değil Atatürk İlke ve İnkilapları Enstitüsü’nde yapmayı tercih ediyordu. Ben, bölüm başkanı olarak, öğrenciyi bu “saçma fikir”den vazgeçirecektim herhalde. Ben tarihin ne kadar önemli olduğunu, böyle yetenekli bir delikanlının tarih
çalışma fikrinden ne kadar memnun olduğumu, zaten memnun olmasaydım da kişisel tercihine saygı duyacağımı ve hangi dalda çalışmak isterse istesin kendisini koşulsuz destekleyeceğ imi söylediğimde kızılca kıyamet koptu. Bölüm başkanlığı odasındaki tartışma koridorlardan dinlendi. Bir, bir-buçuk saatin sonunda bana da üniversiteye de lanet okuyarak ve beni mesleğime ihanetle suçlayarak ayrıldılar. Öğrenci geçen Eylül’de yükseklisansını , ATA’da, tamamladı. Diplomasını yarın alacağına göre belki de bugün aranızda oturuyordur. Kendisini sevgi ve saygı ile selamlıyorum. Haa, unutmadan söyleyeyim, yaklaşık bir yıl sonra anne-babayla da barıştık. Şimdilerde onlar da mutlu. Selim de şu sıralar, yine ATA’da doktora çalışmalarına devam ediyor.

4. Hatalarınızdan ders çıkardığınız sürece bilginin en önemlisine, “insanın kendini bilmesine” erişeceğinizi düşündük ve bu yüzdendir ki hatalarınızı affedici olmaya çalıştık. Bir tek etik kuralları çiğnediğinizde daha az affedici olduk ama onun da sebeplerini açıklamaya çalıştık.
5. Tek doğrunun sizinki olmadığını, sizden farklı düşünenler, davrananlar da olduğunu bilmenizi, insanların tüm çeşitlilikleri içinde beraberce yaşamalarının mümkün olduğunu görmenizi istedik. Bu beraberliğin ancak katılımcı bir demokrasi içinde gerçekleşebileceğ ini, onun da olmazsa olmaz koşulunun hoşgörü olduğunu bilesiniz istedik.
6.Kendinizi değişik ortamlara, değişik koşullara hızla uyarlayabilecek şekilde yetiştiresiniz, arzkürenin her yerinde var ve başarılı olacak dünya vatandaşları olarak yetişesiniz istedik.
7. Şiir okumayan mühendis, tiyatro seyretmeyen ekonomist, sinemayla ilgilenmeyen psikolog eksiktir, eksiklidir dedik ve bu yüzden sizlerin bu ülkenin sosyal ve kültürel yaşamı en canlı kampusünü yaratmanıza destek olmaya çalıştık.
Uzun lafın kısası, sizler Türkiye’deki diğer üniversitelerin mezunlarından farklı olasınız istedik. Daha da doğrusu siz Türkiye’den farklı olun istedik. Türkiye’ye benzemeyin, ülkeyi kendinize benzetin istedik. Ne kadar başarılı olduk? Bunu yanıtını bize siz vereceksiniz, hemen değil, zaman içinde vereceksiniz. Geçtiğimiz yıllarda sizlerin şimdi durduğu yerde duran arkadaşlarınızdan aldığımız geribesleme oldukça başarılı olduğumuzu söylüyor. Yani, onların sınavından iyi not aldık gibi duruyor. Ama, siz de biliyorsunuz ki, aynı derste ayrı iki hocanın vereceği sınavda alınan notlar değişik oluyor. Bakalım sizin döneminiz bizlere ne not verecek.
Son bir soru. Kavga kültürünün demokrasiyi esir aldığı, hoşgörüsü (kendisi ne iddia ederse etsin) umarsızca zayıf, “üçkağıt açma” ve “köşe dönme” bilgisi dışında kalan bilginin değerini anlamaktan ve takdir etmekten aciz, eleştirel düşünceye yabancı, kendi fikrini serbestçe söyleyene “marjinal” yaftasını yapıştırtan, bilim dışı bile demiyorum, bilime düşman düşünce tarzlarının giderek egemenliklerini pekiştirdiği, sürülerin bireyi ezdiği bir ülkede biz sizleri çoksesliliği, çokkültürlülüğü benimsemiş hoşgörülü demokratlar, etik değerleri kuvvetli, özgüvenleri ve kendilerine saygıları yüksek bireyler olarak yetiştirdik de sizlere iyilik mi ettik? Çok zor bir soru, bunun cevabını da ilerde sizlerin vermesi gerekecek. Ben kendi bildiğim kadarını söyleyeyim. Sizlere bilemem ama ülkeye büyük bir iyilik ettik.
Bu sohbeti, bundan sonraki yaşamınızda hepinize sağlık, mutluluk ve başarı diliyerek bitirmek istiyorum. Haa, bir de şans. Gerçi, öylesine yetenekli, öylesine donanımlısınız, öylesine pırıl pırılsınız ki az önce bahsettiğim bütün olumsuzluklara rağmen başarı için şansa pek ihtiyacınız olacağını zannetmiyorum. Olursa da sizin kendi şansınızı yaratmayı bileceğinize inanıyorum. Başka bir deyişle, benim gözümde sizler, kendi yaş grubunuzda Türkiye’nin başarı için şansa en az ihtiyacı olanlarısınız. Ama yine de bilinmez, belki özel hayatınızda şansa ihtiyacınız olabilir. Kimin yok ki? O yüzden ben mezuniyetlerinizi kutlarken bundan sonraki yaşamınızda hepinize sağlık, mutluluk ve başarının yanında bol şans da diliyor ve teker teker yanaklarınızdan öpüyorum.
Kadri ÖZÇALDIRAN
B.Ü.Rektörü
Not: Konuşmayı izlemek için tıklabilirsiniz...
17 Mayıs 2009 Pazar
What makes human beings happy?
How happy is your city? (Social Research Findings)
What makes us happy? (Psychological Research Findings)
Gönderen
Oya Ertay
What makes us happy? (Psychological Research Findings)
Gönderen
Oya Ertay
İdil Türkmenoğlu Kilyos Kampüsü'ndeydi...
İdil Türkmenoğlu 7 Mayıs Perşembe günü Kilyos Kampüsü’nde öğrencilerle “İyimserlik ve Başarı” üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi.

Kendisi de Boğaziçi Üniversitesi mezunu olan İdil Türkmenoğlu kendi okul hayatından, şu ana kadarki profesyonel deneyimlerinden, yapılmış bilimsel araştırmalardan verdiği örneklerle öğrencilere iyimserliğin başarı ve mutluluk için önemini vurguladı. Öğrencilerin de katkıları ile zengileşen söyleşi toplu fotoğraf çekimi ile son buldu.

Kendisi de Boğaziçi Üniversitesi mezunu olan İdil Türkmenoğlu kendi okul hayatından, şu ana kadarki profesyonel deneyimlerinden, yapılmış bilimsel araştırmalardan verdiği örneklerle öğrencilere iyimserliğin başarı ve mutluluk için önemini vurguladı. Öğrencilerin de katkıları ile zengileşen söyleşi toplu fotoğraf çekimi ile son buldu.
14 Mayıs 2009 Perşembe
Kilyos Kantin'i Baştan Yaratıyoruz!
Kilyos Kantini'nin duvarlari artik sanat eserine donusuyor.
BUmanzara'nin 16 Mayis Cumartesi gunu duzenleyecegi etkinlikte, ogrenciler ve BUmalar Kilyos Kantini'nin duvarlarini yaraticiliklarini kullanarak renklendirecekler.

Marmara Üniversitesi Öğretim Görevlisi, The Piazza Art Galeri’si Görsel Sanat Yönetmeni Gazi Selçuk ve ekibinin destek verecegi bu keyifli aktivitede Kilyos ogrencileri ve BUmalarimiz unutulmaz bir gun yasayacaklar.
Bu isi bilen bilmeyen, kendine guvenen guvenmeyen herkesi bekliyoruz (eski jean ve t-shirt giymeyi unutmayin:)).
Haydi hep birlikte Kilyos Kantini'ni bastan yaratalim!
Tarih: 16 Mayıs 2009 Cumartesi
Zaman: 11:00 - 15:00
Yer: Kilyos Kantin
BUmanzara'nin 16 Mayis Cumartesi gunu duzenleyecegi etkinlikte, ogrenciler ve BUmalar Kilyos Kantini'nin duvarlarini yaraticiliklarini kullanarak renklendirecekler.

Marmara Üniversitesi Öğretim Görevlisi, The Piazza Art Galeri’si Görsel Sanat Yönetmeni Gazi Selçuk ve ekibinin destek verecegi bu keyifli aktivitede Kilyos ogrencileri ve BUmalarimiz unutulmaz bir gun yasayacaklar.
Bu isi bilen bilmeyen, kendine guvenen guvenmeyen herkesi bekliyoruz (eski jean ve t-shirt giymeyi unutmayin:)).
Haydi hep birlikte Kilyos Kantini'ni bastan yaratalim!
Tarih: 16 Mayıs 2009 Cumartesi
Zaman: 11:00 - 15:00
Yer: Kilyos Kantin
03 Mayıs 2009 Pazar
Ne Çıkar Ateşböceği Sansalar Bizi
Düşünüyorum da,
sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.
Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,
Cesaretsizliğimizin anlaşılması,
Korkularımızın paylaşılması
Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.
Kabuklarımızın altında
Kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız.
Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.
Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden.
İstiridyeler, deniz minareleri, midyeler.
Kirpiler ve kaplumbağalar gibi.
Sahi koruyor mu bu çatlamamış sert kabuk?
Kimse incitemiyor mu, duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?
Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize.?
Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor gerçek kimliğimizi,
Duyularımızı bastırıyor, elele tutuşmamızı engelliyor mu?
Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak.
Ne çıkar ateş böceği sansalar beni.?
Belki en hoyrat yürek bile, ateş böceğinin o uçucu, masum, sevimli
çocuksuluğunu el kaldırmaya kıyamaz?
Güçlü kapıların arkasına kilitlesem kendimi, korkaklığımı, sevgi isteğimi
En insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem, bu sert kabuğun ağırlığından
kurtulup, bir kuş gibi uçacağım özgürce.
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine.
O da çözülecek belki samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze
gelince.
Oysa bir görebilsek bunu, kalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
Kırılmaktan korkmasak
İncinsek yaralansak.
Ne olur bir darbe daha alsak.
Yeniden açsak kendimizi, atabilsek o kabuğu
Denesek
Risk alsak
Yanılsak
Farketmez
Tekrar tekrar bıkmadan denesek ve kucaklaşsak yeniden, tıpkı eskisi gibi.
Ne olduğunu anlayamadığımız o onbeş yıldan öncesi gibi.
O zaman farkedeceğiz.
Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
Neler biriktirdiğimizi,
Kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi
Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.
Vakit az paylaşmak, sarılmak için.
Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan.
Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var.
Ufukta kar bir kış görünüyor.
Ancak birbirimize sokulursak atlatırız o günleri.
Kırın o sert ağır kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten.
Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.
Hem hepimiz bir yıldızız.
Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi.
TAGORE
Gönderen
Oya Ertay
sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.
Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,
Cesaretsizliğimizin anlaşılması,
Korkularımızın paylaşılması
Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.
Kabuklarımızın altında
Kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız.
Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.
Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden.
İstiridyeler, deniz minareleri, midyeler.
Kirpiler ve kaplumbağalar gibi.
Sahi koruyor mu bu çatlamamış sert kabuk?
Kimse incitemiyor mu, duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?
Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize.?
Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor gerçek kimliğimizi,
Duyularımızı bastırıyor, elele tutuşmamızı engelliyor mu?
Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak.
Ne çıkar ateş böceği sansalar beni.?
Belki en hoyrat yürek bile, ateş böceğinin o uçucu, masum, sevimli
çocuksuluğunu el kaldırmaya kıyamaz?
Güçlü kapıların arkasına kilitlesem kendimi, korkaklığımı, sevgi isteğimi
En insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem, bu sert kabuğun ağırlığından
kurtulup, bir kuş gibi uçacağım özgürce.
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine.
O da çözülecek belki samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze
gelince.
Oysa bir görebilsek bunu, kalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
Kırılmaktan korkmasak
İncinsek yaralansak.
Ne olur bir darbe daha alsak.
Yeniden açsak kendimizi, atabilsek o kabuğu
Denesek
Risk alsak
Yanılsak
Farketmez
Tekrar tekrar bıkmadan denesek ve kucaklaşsak yeniden, tıpkı eskisi gibi.
Ne olduğunu anlayamadığımız o onbeş yıldan öncesi gibi.
O zaman farkedeceğiz.
Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
Neler biriktirdiğimizi,
Kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi
Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.
Vakit az paylaşmak, sarılmak için.
Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan.
Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var.
Ufukta kar bir kış görünüyor.
Ancak birbirimize sokulursak atlatırız o günleri.
Kırın o sert ağır kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten.
Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.
Hem hepimiz bir yıldızız.
Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi.
TAGORE
Gönderen
Oya Ertay
22 Mart 2009 Pazar
Proficiency Sınavı Bilgilendirme Toplantısı
Organizatör: BU Manzara
Tarih: 28 Mart 2009 Cumartesi
Zaman: 12:00 - 14:00
Yer: Garanti Kültür Merkezi
Cadde/Sokak: Uçaksavar Kampüsü
Şehir/Kasaba: Istanbul, Turkey
E-posta: bumanzara@bumed.org.tr
Sevgili BUma'larımızdan aldığımız geribildirimlerde, öğrenci kardeşlerimizin destek almak istedikleri ve endişe duydukları konuların başında "Proficiency Sınavı”nın geldiğini gördük.
BUma'lar olarak, onlara bu konuda daha fazla yardımcı olabilmemiz için okuldan Proficiency Sınavı hakkında bilgi almamızın doğru olacağını düşündük.
Bu amaçla; Proficiency Sınavı'nın içeriğini ve bu konuda öğrencilerimize nasıl destek olabileceğimizi konuşmak üzere "Proficiency Sınavı Bilgilendirme Toplantısı" gerçekleştiriyoruz. Bilgilendirme, Kilyos Kampüsü Koordinatörü, Öğretim Üyesi Sn. Sevda Akyüz tarafından yapılacaktır.
Bu önemli konuda daha fazla katkı yaratabilmek için tüm BUmaları bu toplantımıza davet ediyoruz.
Katılımınızı 26 Mart Perşembe gününe kadar bumanzara@bumed.org.tr adresine bildirmenizi rica ederiz.
Görüşmek dileğiyle
Tarih: 28 Mart 2009 Cumartesi
Zaman: 12:00 - 14:00
Yer: Garanti Kültür Merkezi
Cadde/Sokak: Uçaksavar Kampüsü
Şehir/Kasaba: Istanbul, Turkey
E-posta: bumanzara@bumed.org.tr
Sevgili BUma'larımızdan aldığımız geribildirimlerde, öğrenci kardeşlerimizin destek almak istedikleri ve endişe duydukları konuların başında "Proficiency Sınavı”nın geldiğini gördük.
BUma'lar olarak, onlara bu konuda daha fazla yardımcı olabilmemiz için okuldan Proficiency Sınavı hakkında bilgi almamızın doğru olacağını düşündük.
Bu amaçla; Proficiency Sınavı'nın içeriğini ve bu konuda öğrencilerimize nasıl destek olabileceğimizi konuşmak üzere "Proficiency Sınavı Bilgilendirme Toplantısı" gerçekleştiriyoruz. Bilgilendirme, Kilyos Kampüsü Koordinatörü, Öğretim Üyesi Sn. Sevda Akyüz tarafından yapılacaktır.
Bu önemli konuda daha fazla katkı yaratabilmek için tüm BUmaları bu toplantımıza davet ediyoruz.
Katılımınızı 26 Mart Perşembe gününe kadar bumanzara@bumed.org.tr adresine bildirmenizi rica ederiz.
Görüşmek dileğiyle
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)